üstünlerin hukuku

İbrani dinlerde görülen Mesih kültü, “kendisini kurtaracak bir varlığın olduğuna/geleceğine inanma” dolayında gelişen fakat günümüzde hala terkedilememiş sosyolojik ve psikolojik bir eğilim türü olarak kalmıştır. Bazı durumlarda kişi, kurtarılma değil kurtarma dolayına girerek bu kültte; özne ve nesne uyuşmazlığı sergileyerek nevrotik bir duruma düşmektedir. Bu duruma Mesih kompleksi denir. Özne, bugün veya yakın, ileri bir zamanda kurtarıcı rolü üstlenerek nesneleri (diğer insanları) kurtarma ve onlara yardım etme karmaşasına düşer. Burada kuracağımız analoji sadece psikolojik bir durumla kısıtlı değil aynı zamanda tarihsel bir oluşumla ilgilidir.

Hıristiyanlığın yeni bir din olma sürecinde yaşadığı doğum sancıları, bir Yahudi mezhebi olarak ortaya çıkması ile başlamıştır. Kendi öz varlığını inşa sürecindeyken fakirlerin dini olarak ortaya çıkan bir Yahudi mezhebi, kendisinin içkin olduğu ontolojiyi aşmış ve yeni bir öz ortaya koymuştur. Bu durum tıpkı Fazilet Partisi’nin içinden çıkan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin siyasi oluşumuna benzemektedir. Buradaki tarihsel analojide sadece olaylar değil kişiler de kurulan analojiyle paralellik göstermektedir. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk kurduğu hükümette siyasi yasağından dolayı yer olamayan Erdoğan, hiçbir siyasi ve resmi sıfatı olmamasına rağmen hükümette statüko elde etmiş, yurtdışı kabullerinde bulunmuştur. Bu durum İsa ve havarileri ile paralellik gösterir. Analojinin temel hattı söylenmiş, Erdoğan ve İsa’nın tarihsel ve ne yazık ki psikolojik olarak paralellik taşıdığı tekrardan vurgulanmıştır. Nasıl ki İsa yargılanıp çarmıha gerilmişse Erdoğan da partisine hükümet kurduracak popülerliği kazandıran bir siyasi yasak ile yargılanmıştır. Belki de bu benzerlikler Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimini yıllar boyu sürecek bir Mesih Kompleksi’ne sürüklemiş; sürekli kurtarılmaya muhtaç bir halk, yönetilmesi gereken bir devlet, eğitilmesi gereken bir millet varmış gibi davranmalarına yol açmıştır (düzen, kendini yeniden üretebilmek noktasında skandallara sarılmayı taktik hâline getirmiştir). Düzen, skandalları gizlemeye çalışmaktan – skandal sayılanların aslında skandal olmadıklarını gizlemeye çalıştığı bir evrededir. Örneğin; kadınların katledilmesi, işçilerin tekmelenmesi, doğanın talanı, ezilenlerin başına gelenler… skandal mıdır? Tüm bunlar düzenin normalidir. Skandal bir taktikten ibarettir (skandal, vaka değil düzendir).

Tanımlanan Mesih Kompleksinde karmaşaya düşen birey iken bizim burada inceleyeceğimiz karmaşa bir grup yönetici tarafından zorunluluk olarak kabul edilen bir dolayımdır. Değişen hükümet sisteminden sonra bakanlıkların bir bürokrasi kılıfına sığdırılması ve yeni bir bürokratik dil yaratılması bu dolayımın kanıtıdır. Bürokratik Mesih Karmaşası olarak bahsedeceğimiz ve anokrasi ile paralellik gösteren bu karmaşa; siyasi iktidarın yürüteci konumundaki bürokratların, samimi olarak veya olmayarak, baştaki kişiye Mesih’miş gibi davranması olarak açıklanabilir. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ndeki herhangi bir bakanın herhangi bir açıklaması, bu karmaşanın anokratik rejimimizin içine düştüğü Büroktarik Mesih Karmaşası’nı kanıtlar düzeyde olacaktır. Bu kompleks ayrıca bir bürokrasi diline de dönüşmüştür. “Sayın Cumhurbaşkanımızın katkılarıyla, buyruğuyla, emirleriyle vs.”

Bu oluşturulan bürokrasi dili ile bir kişi kültü yaratılmaya çalışılmıştır. AKP Düzce Milletvekili Fevai Aslan’ın “Başbakan, Allah’ın bütün vasıflarını üstünde toplayan bir lider” demesi, AKP Aydın İl Başkanı İsmail Eser’in Erdoğan’a peygamber demesi, vatandaşın “Muhammed olmasaydı son peygamber Erdoğan olurdu” demesi yaratılmaya çalışan kişilik kültünün kanıtıdır demek gerçeklikten uzak olmayacaktır.

Bu noktada, meseleyi fail eksenli detaylandırma ve dramatize etme klasikleşmiş bir metot olarak görülebilir (failin düzen tarafından cezalandırılması da…). Skandal sanılan gündelik alçaklıklar, düzenin normalinin temize çekilmesidir -ki failleri cezalandıran düzen olunca, temize çekme işlemi de garanti altına alınmış olur: düzenin normalinden bir sapma cereyan etmiştir ama düzen bu sapmayı tekrar rayına oturtmuştur. Artık bir bütün olarak saklanamayacak koşullarda patlak veren “şeyi” skandal kategorisine sokarak kendisini gün yüzüne çıkarmıştır. Bu “şey”, “yanlış bilmenin” nesnesi kılınmaktadır. Teşhir vasıtasıyla bilinç yaratma çabası “şey“in henüz sahneye çıkamadan buharlaştırılması-yok edilmesi sayesinde engellenmeye, zorlaştırılmaya, çarpıtılmaya çalışılmaktadır. Ortada bilince çıkartmanın nesnesi olabilecek “kendiliğinden bir şey” ya hiç yoktur ya da çok azı vardır…

Demirkırat söylemiyle tek partili dönemin isyan imajını üstlenen Menderes’e, samimi tavırlarının imajı olarak ‘Çoban Sülü’ olan Demirel’e, halktan biri imajı ile ‘karaoğlan’a benzetilen Ecevit’e, 80’li yılların sonuna doğru sivil demokrasinin ismi olan Özal’a bakıldığında; Türkiye demokrasisinin bugüne değin tercihini ideoloji ve söylemlerden değil imajlardan yana kullandığının yorumu dile getirilebilir.

Erdoğan da bu imaj eğiliminden nasibini; “uzun adam”, “reis” gibi tabirlerle almıştır. Demokrasinin terk edilemeyen liderlik sorunu popülarite ile çözülmüş olarak görülüyor. Reybrouck demokrasideki popülizmi, temsilin meşruiyetini arttırma yolu olarak görmektedir. Bu noktada popülist temsil ne kadar güçlüyse meşruiyeti de o kadar güçlü oluyor. Güçlü ve halkta yankı bulan bir liderin yönetimdeki yeterliliğinin tartışılması ve imajının yitirilmesi için iki on yıl bekledik. Bu on yılın sonunda halkın yoğun direniş ve iktidar karşıtı eylemlerde bulunması Mesih Kompleksini bir adım öteye götürmüş ve karşımıza önce her yeri megalomaniye bulanmış bir iktidar sonra da tamamen Tanrı Kompleksine kapılmış bir rejim gördük.

Son yerine; hakikatin yeşeremeden yok edildiği bir mecrada “Varlığın dolaysız praksisinde gizli” hakikatle teşhir değil işaret edici gizil gücü açığa çıkartacak küçük ama sarsıcı zaferler elde edilebilir. Görüntü itibariyle güçlü pozları, “pamuk ipliğine bağlı” hâle gelmiştir. Taktik, Platon’un mağara alegorisinden fazlası değildir. Muhtemelen ortada pamuk ipliğinin dahi olmadığını, bunun bile -ipin- bir yanılsamadan ibaret olduğunu, düzenin zaten “çökmüş” olduğunu söylemeye gerek yoktur.


Yorumlar

Yorum bırakın